Sana bu satırları yazarken kalbimin atışını duyduğunu, hissettiğini biliyorum. Kalbim öyle hızlı ki yerinden fırlayacak gibi… Sensiz bir akşama hazırlanıyorum bir sonbahar akşamında, güneş yitik renkleriyle veda etmeye hazırlanıyor. Biliyorum ki kalbim kalbinel, geceyi örtecek örtünün altında olacağız ikimizde.
Bir görsen öyle heyecanlıyım ki… Saatinin visalinin visalime geldiğini, yelkovan ile akrepin kucaklaşma vaktinin yaklaştığını. Sanki karşımdaymışsın gibi sanki benimlesin,benimle konuşuyormuşsun gibi hissediyorum seni ey ihlas-mendi… Seni sevdiğimi bir kere daha anlıyorum. Sana bu mektubu yazarken gözlerim yine doluyor, kızma bana tamam mı? Çünkü ben senle, senin özlemin hasretinle doluyum. Ben yakan kor ateşsin sen. Beni Sana İsmail misali kader yazgım kurban eyledi ey kalbimin gül-i hamrası.Seni düşünüyorum, seni düşlüyorum, sana yazıyorum nasıl duygulanmam?
Çok özlüyorum seni bir tanem Çalan her kapıya sensin diye koşuyorum… Pencereme gelen güvercinlere bakıyorum, Senden bana bir haber var diye ey yar!
Kalemimin ucunda senin adın, senin sevgin var ey canan! Senin özleminle yanıp tutuşan gönlümün yangınını söndüremem, söz yangıları büyütüyor bendeki közünü, alev alev olup sarıyor rüzgârın esişiyle bütün benliğimi, varlığımı… Aslında hissediyorum sen buradasın, benim yanımdasın biliyorum. Benden hiç uzak kalmadın giderken bile kalbini bırakıyorsun bana. Sen aldığım her nefeste varsın. Sen benim huzur-u kalbimsin… Geceleri açılan üstümü üşüdüğümde örttüğünü hissediyorum. Kokunu duyuyorum pencereme vuran rüzgârdan. O gülüşün, o yanağındaki derin gamzen, kendinden emin duruşun, kahve gözlerindeki o mutlu bakışın benim gözümden mutluluk damlası olarak bir tek damla düşmesi için yeterli bile… Seni çok özledim çok… Hep aklımdasın bir tanem, unutulmazım… Sen ki benim ilk aşkım, yârim, canım, ciğerim… Sen benim yüreğimdesin, o yüreğin benin kalbimin tacı… Sen benim hayatımdaki biriciğim, sevdiceğim, kıymetlim, vazgeçilmezimsin… Seni çok seviyorum… Çok özlüyorum bir tanem…
Hz. Musa (as) bir gün giderken bir çobana rastladı. Çoban: "Ey kerem sahibi Allah'ım! Neredesin ki sana kul, kurban olayım; çarığını dikeyim, saçını tarayayım. Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım. Yüce Rabbim sana süt ikram edeyim. Bütün keçilerim sana kurban olsun!" deyip duruyordu. Hz. Musa (as):
"Kiminle konuşuyorsun?" diye sordu. Çoban:
"Yeri göğü yaratan Allah'ımla konuşuyorum!" dedi.
Hz. Musa (as) bu cevabı alınca adama kızdı, onu azarladı. Yaptıklarının yanlış olduğunu, Allah'a bu türlü hitap etmenin doğru olmadığını söyledi. Çoban yaptıklarına pişman olarak başını alıp çöle doğru koşmaya başladı.
Biraz sonra Hz. Musa'ya:
"Kulumuzu bizden ayırdın. Biz söze, dile bakmayız, gönle, hale bakarız!" diye vahiy geldi.
Hz. Musa (as) hemen çölün yolunu tutarak çobanı buldu ve ona müjdeyi verdi.
* * *
Allah, söze, davranışa ve amele değil, niyete bakar. Söz ve davranışlarımızla insanları belki kandırabiliriz; ama Allah'ı asla kandıramayız. Biz içimizde olanı açıklasak da, saklasak da Allah onu bilir ve onunla bizi hesaba çeker.
Din bilgininin yolu tımarhaneye düşmüştü, 'Gidip bir gezeyim, delilerin halini göreyim!' diyerek kapıyı çaldı.
Girince, elleri ayakları bağlı bir delinin sevinç içinde bağırıp çağırdığını, keyiften sarhoş olduğunu gördü. Yanına giderek,
'Yahu...' dedi. 'Elin kolun bağlıyken bu neşe de nedir? Tutsaksın, görmüyor musun halini?'
Deli,
'Elim, ayağım bağlı benim!' dedi. 'Yüreğim bağlı değil. Gönlüm özgür olduktan sonra tutsak olmuşum ne çıkar? İki alem dediğin nedir? Bir deniz, adı da gönül. İşte o denizde hürüm ben!'
Karanfilin, gülün, yaseminin kokusu olurda seslerin kokusu olmaz mı? Olur, elbet, hem de karanfilin buğulu, derin, büyülü kokusu gibi olur.
Uzaklarda bir yer var, o yerde gönlümün gülü var. O diyarda yârim var. Beni seven bir yürek var. Ve kuzey rüzgârının salladığı çınar ağacının altında gölgelenir, tebessüm eder ve en güzel şarkıları söyler, çığlıkları yankılanır kulaklarımda. Gönlüm senin özlediğini hissediyorum.
Uzaklara dalan gönlüm ulaşılmaz, geçit vermeyen sıradağların ötesindeki uzaklara özlem duyuyorum. Sesini duyuyorum en yanık türkülerin özlemlerinde sevgili. Ve o seslerin buram buram tüten kokuları ulaşıyor şimdi yüreğimize. Sana dair hasretim büyüdüğünde sesin, nefesin ve kokunu getiriyor yanıma kuzey ve güney rüzgârları. Şehrim yön değiştiriyor sabahtan akşama sevgili, sabah şehrimin kuzeyinde, akşam güneyinde konaklıyorum. Geçeceğin yollarda seni bekliyorum.
Çok uzaklardasın biliyorum. Ama benim için mesafelerin önemi yok, sen benim gönül sarayımın baş tacısın. En güzel köşkünde konaklamaktasın. Bütün azalarım senin emrine amadedir ey yarenim… Bir hoş oluyorum küçük o çınar ağacının altında bir çay içimi keyfinde kuzey ve güney rüzgârının deniz ile söylediği türküyü dinlerken. Her mısrasında gurbet, sıla ve hasret var.
Gönlüm seni özler, aynı karanfili, gülü, yasemini içe çeker gibi çekiyorum ciğerlerime dilfuruzem. Göğüs kafesim bir yay gibi geriliyor ve sana okumla bahçemde sunulan o güzel kokuları ulaştırmak atıyorum… Kimi karanfil, kimi gül, kimi de yasemin kokuyor sevgili, ama sen bendeki tek gülsün. Sesler buğulu, sesler özlem yüklü, sesler davet yüklüdür. Senin o billur sesinde beni davet ediyor daima özlem dolu sinene ey gül-i hamra…
Ses uzaklara dalga dalga yayınlan ve vurduğu her perdede aks eden, duyulduğunda insanı uyandıran, ona bir mana yükleyen, kalpleri birbirine davet eden bir nida… Sana sesleniyorum uzaklardan, duyuyor musun sesimi ey yar!
sarsak kelimeleri, yüklesek harfleri seslere, dillendirsek ikimize dair bütün gurbeti. Sayıklamalarımda senin sesin… Yokluğunda yine sesin var… Bilmiyorsun, sesinde söylenmemiş sözlerim var… En güzel söz sensin, en güzel seste sensin. Senden başka sen yok bunu bilesin, sen benim hayatımın en ahenkli billur sesisin…
Dilbilgisinde Karadenizli öğretmen Erzurumlu öğrencisine sözlüde sormuş: "Bakmak fiilinin çekiminu yap bakalum!" Erzurumlu öğrenci hemen atlamış: Bakirem, bakirsen, bakir..." Öğretmen bu cevap karşısında onu azarlamış: "Uy diluni eşekarisu soksun! Öyle mi denur daa? Onun aslı pöyledir: Pakayrum, pakaysun, pakay...
Kapı
Delileri uçakla bir yerden bir yere naklediyorlarmış. Deliler tebeşirle uçağa bir kapı çizmişler, sonra da onu açmaya uğraşmışlar. Ancak biri olayı sadece uzaktan seyredip onlara katılmıyormuş. Olanları gözlemleyen doktor onun iyileşmeye başladığını düşünmüş ve yanına yaklaşarak "Sen neden arkadaşlarına katılıp kapıyı açmak için onlara yardım
etmiyorsun?" demiş. Deli gayet sakin, "Buna gerek yok ki! Kapının anahtarı bende zaten!" demiş.
Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretleri bir beyitinde şöyle demiştir:
"... Gel, yine gel! Ne olursan ol yine gel. Mecusi, putperest olsan da gel. Çünkü bizim dergahımız ümitsizlik kapısı değildir!.."
Müminle münkir arasında hiçbir fark gözetmemiştir. Aynı sevgiyi her iki cenaha da göstermiştir.
Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretleri bu çağrısıyla:
"Bize, yani İslâm'a gel.. Gel ve kurtul. Geçmişteki kötü halini düşünüp ümitsizliğe kapılma!" demek istemiştir.
Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretlerine "Dünya nedir?" sorusuna: "Ruhlar hapishanesidir!." diye cevap verir.
Yine bir gazalinde:
"Ben iş görmek ve halkı irşad etmek vazifesiyle mükellef dünya hapishanesinde bulunuyorum. Yoksa zindan nerde, ben nerdeyim? Kimin malını çalmışım ki, mahpusum?" der.
Dünyada her adım attıkça arzu edilen menzile varılır. Her nefes aldıkça da dünyadan gitme yaklaşır. Diğer cihetten de ruhların aslı, alem-i ervahtır. Her nefes aldıkça da aslına yaklaşır. Havuzdaki suyun buharlaşıp kaybolması gibi sessiz sedasız alınan verilen nefesle ömür de zamanını tamamlar.
İnsan olsun, hayvan olsun aslı toprak olduğuiçinonun içinde çürür. Ve kaybolur. Toprağa dönüşür.
Yazmayı öğrendim yeniden yürek yangınlarında, köz olup alev almayı öğrendim rüzgârınla. Şerbetim oldun susadıkça içtiğimi. Kevserimsin içmeye doyamadığım. Sen benim Kevser havuzumsun. Her yazgı bu Kevser şerbetinden içmeli. Öğrenmeyi bilmeyen yazamaz. Bir züleyha öğretisidir benim öğretim. Ben Yusuf’a talibim badiye… Yusuf ki züleyha’ya talip. Biz sadece gönül sarayına talibiz. Gönül sarayı bizim gül-i hamramızdır. Biz o gül-i hamranın tek gülüyüz. Visalimiz güledir.